Osman Şenkul - Ufukta toparlanma yok, umut takas pazarlarında

Ufukta toparlanma yok, umut takas pazarlarında
Osman Şenkul
Piyasalardaki nakit para bolluğu ekonomiyi yönetenlerin baş ağrılarından sayılır; her ülkenin merkez bankasının temel görevi, piyasadaki paranın miktarını yönetmek olarak belirlenmiştir; “Merkez Bankasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır.” Piyasadaki para kontrolsüz şekilde arttıkça enflasyon şahlanır ve bu “para sarmalı” birçok ekonomi yönetiminin başını belaya sokar; oysa, onların rüyasında “aranan para”ya sahip olmak vardır.
Günümüzden yaklaşık dokuz yüzyıl önce, 12. yüzyılın ikinci yarısındayız; tüm Avrupa’da ticaret hayatı hızla yayılıyor ve yeni yeni ticaret yolları açılıyor, ilk kez kent devletler, bu hareketlenen ticari yaşamdan daha çok pay alabilmek için “birlik”ler oluşturuyorlardı. Ancak, ticari yaşam o denli hızlı gelişiyordu ki, dolaşımdaki para, talepleri karşılayacak kadar çok değildi. Avrupa’nın hemen hemen her yerinde, yeni çıkarılan ve hızla gelişen bu canlı piyasaya sürülen paralar yine her yerde kullanılıyor, ancak, yine de yetersiz kalıyordu.
Kısacası, 12. Yüzyıl’ın ikinci yarısı, tam anlamıyla para darlığının çekildiği bir dönemdi. O zamana kadar tek kent devletlerinde ya da krallıklarda para basılmış ve piyasaya sürülmüş ve bu paralar yıllarca kullanılmıştı. Ticaret hayatının hızlı gelişmesiyle ortaya çıkan “para darlığını” gidermek için 12. yüzyılın sonlarına doğru İngiliz Sterlini basıldı.
Ancak, sterlinin piyasaya sürülmesi yetersiz kaldı. Bunun üzerine, yüzyıllar önce terk edilmiş olan “altın para”ya yeniden başvuruldu. Dönemin ilk altın parası 1252 yılında Cenova’da basıldı. Yine aynı yıl Floransa’da “altın florin”ler basılıp tedavüle sokuldu. Yine yetersiz kalınca 1264 yılında altın “Venedik Dükası” basıldı.
Bundan iki yıl sonra, 1266’da da Aziz Luis’in “altın ecu”su piyasaya sürüldü. Altın Ecu’nun basıldığı yıl Fransızlar da, piyasaya gümüş “gros tounois” sürdüler. Piyasanın “para”ya olan bu muammalı talebi yine de karşılanamıyordu. Adeta, paralar kapanın elinde kalıyordu.
Doğal olarak, her zaman olduğu gibi, piyasa yine “başının çaresine” baktı ve kendi çözümünü buldu.
Artık, panayırlarda ve organize olmamış alışveriş noktalarında takas yoluyla alış-veriş, zamanla hızlı bir şekilde büyümüştü. Ancak, takas yoluyla alışveriş giderek komplike bir durum alan ticaret hayatı için çok geri sayılabilecek bir teknikti. Bu nedenle, bugünün senetleri, ya da kredi kartlarıyla benzerlik taşıyan bir tür “kredi kâğıdı” sistemiyle alış-veriş yapılmaya başlandı.
Ticaret yaşamının her türlü ekonomik düzenleme ve enstrümanı kat kat aşan bir hızla gelişmesi ekonomi bilimcilere göre kaçınılmaz sona ulaştı: Kriz! Flanders’da 1280 yılında patlak veren ekonomik bunalım, 14 ve 15. yüzyıllarda kademe kademe tüm Avrupa’yı sararak etkisi altına aldı ve yıllarca süren yoksulluk ve salgın hastalıklar binlerce can aldı.
21. Yüzyıl’ın ilk çeyreğini geride bırakmaya hazırlandığımız bugünlerde, dünyanın birçok yerindeki değerli madenlere gözünü diken ABD Başkanı Donald Trump’ın “gümrük vergisi” atağı da küresel düzeyde çalkantılara, önemli dalgalanmalara yol açıyor; belirsizliği daha da derinleştiriyor. Bir yandan da, Filistin halkının anavatanı Gazze’ye göz diken Trump’ın bu çıkışı, başta Avrupa Birliği ve Çin olmak üzere, birçok yerden tepki çekti.
Gümrük vergilerinin uygulanacağına ilişkin açıklamalar yapılmazken, ilk tepkiyi veren Avrupa Birliği, Trump'ın hamlesine yanıt vereceklerini söyledi. Avrupa Komisyonu bir açıklama yaparak, 26 milyar euro hacminde Amerikan malı için vergi uygulanacağını duyurdu. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, "Yapıcı bir diyaloga hazırız" mesajı da verdi. Aynı günlerde, ABD'nin Dünya Ticaret Örgütü kurallarını ihlal ettiğini söyleyen Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning "gerekli tüm adımları atacağız" diye konuştu.
Birleşik Krallık Ticaret Bakanı Jonathan Reynolds, ABD'nin kararının hayal kırıklığı yarattığını söyledikten sonra, ABD ile gümrüklerin kaldırılacağı bir ticaret anlaşması üzerinde çalıştıklarını söylerken, ülkedeki çelik sektörü örgütü UK Steel'ın başkanı Gareth Stace, "Trump onun düşmanı değil dostu olduğumuzu anlamalı" dedi. Avustralya Başbakanı Anthony Albanese de, Trump yönetiminin kararının "bütünüyle haksız" olduğunu savundu.
Trump'ın seçilmesinin hemen ardından yükselişe geçen borsalar, bu ayın ilk yarısından itibaren satışlara sahne oluyor. Trump'ın bu çıkışları, küresel ekonomiye olduğu kadar, dünyanın en büyük ekonomisine de yansımaya başladı elbette. ABD Merkez Bankası (Fed), bu gelişmelerin, ABD ekonomisinde birinci çeyrekte yüzde 2,8'lik bir daralmaya neden olabileceği uyarısı yaptı.
Kısacası, tüm bu gelişmeler elbette Türkiye ekonomisini de ciddi bir şekilde etkileyebilecek potansiyel taşıyor. Küresel üretimin yaklaşık dörtte birini sağlayan ABD ekonomisinde yaşanacak bir resesyon, doğal olarak dünyanın geri kalanı için de önemli bir gelişme olacaktır. İlk olarak, en büyük ithalatçı ülke olan ABD'nin ekonomisinin yavaşlaması, Meksika, Kanada, Almanya, Çin ve elbette, bu ülkelere ara malı satan tedarikçileri de oldukça olumsuz etkileyecektir. Her şeyden önce, böyle yüksek vergiler, ithalat talebini kısacağı için, küresel dış ticareti de sarsacaktır. Bir başka deyişle, ABD ile doğrudan ticareti yavaşlayan ülkeler doğal olarak, Türkiye gibi ülkelerden yaptıkları ithalatı da kısacaklardır.
ABD'nin beşinci büyük ithalat pazarı olan Almanya ile ticaretinin zayıflaması, ihracata dayalı büyüyen Almanya ekonomisini ve dolayısıyla Avrupa ekonomisini olumsuz etkiler. Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre, 2024 yılı Ocak-Aralık döneminde ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya'ya yapılan ihracat 20 milyar 434 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 16 milyar 349 milyon dolar ile ABD, 15 milyar 289 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 13 milyar 34 milyon dolar ile Irak ve 12 milyar 933 milyon dolar ile İtalya takip etti ve böylece ilk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın yüzde 29,8'ini oluşturdu.
Bir başka deyişle, Trump vergilerinin etkisiyle yaşanacak bir dış ticaret daralması, doğal olarak, başta Almanya, Birleşik Krallık ve İtalya olmak üzere, toplamda Avrupa'nın Türkiye'den yaptığı ithalatı da azaltarak Türkiye ekonomisine negatif etki yaratacaktır. Gerçi, küresel ekonomide oluşacak genel duraksama petrol fiyatlarını da aşağıya çekecektir, ama özellikle Rusya’nın başını çektiği OPEC+ (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü ve Azerbaycan, Bahreyn, Brunei, Kazakistan, Malezya, Meksika, Umman, Rusya, Güney Sudan, Sudan) üyelerinin çok kez yaptıkları gibi, üretimi iyice kısıp, fiyatların bugünden öngörüldüğü kadar düşmesini engelleyebileceklerini de unutmamak gerekir.
Böylesi gelişmelerde, özellikle de, daha şimdiden ABD ekonomisinde bir daralma ve daha sonraki aşamalarda da uzun sürmesi olası bir durgunluk, Fed'in bir süredir ara verdiği faiz indirimlerini yeniden başlatmasına neden olabilir; bu da doların zayıflayacağını gösterir.
Bu olasılık, sürekli dış açıklarla yaşamak zorunda olan Türkiye için bir miktar da olsa rahatlama anlamına gelse de, son dönemde, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve ardından tutuklanmasına uzanan gelişmeler ve ardından yaşananlar nedeniyle, aralanan bu “daha uygun döviz kuru” kapısını da sertçe kapatmış durumda. Bir başka deyişle, daralan ve durgunlaşan ABD ekonomisi nedeniyle tüm dünyada zayıflayan doların, lira karşısında gücünü koruyacağı anlaşılıyor; çünkü, bu gelişmelere bağlı olarak, Türk Lirası, euro, sterlin gibi dünyanın en güçlü para birimlerinin yanında, tüm diğer para birimleri karşısında zayıflaması beklenen dolar karşısında da, parite nedeniyle değer yitirmeye devam edecektir.
Küresel gelişmeler elbette Türkiye’yi olumsuz etkileyecek; ancak, öyle anlaşılıyor ki, son bir hafta içinde art arda yaşananlar bu etkiyi oldukça derinleştirecek. Krizin patlamasının hemen ardından dolar, tarihinde ilk kez 40 liranın da üzerini gördükten sonra, bir çırpıda 26 milyar dolar satılarak ancak 38 liraya döndürülebildi. Merkez Bankası rezervlerinden devam eden döviz satışlarıyla euro 41-42 lira aralığında, sterlin de 49-50 lira aralığında tutulabiliyor.
Elbette, bir çırpıda satılan bu rezervler kolay bulunmuyor; aylar süren çalışmalar sonucu biriktirilen yüzlerce milyar dolarlık kaynak, İmamoğlu odaklı bir operasyonun ardından, birkaç saat içinde eritildiği gibi, düzenlenen operasyonun oluşturduğu “tekinsiz ortam” yeniden biriktirilmesinin koşullarını da ortadan kaldırmış oldu.
Her şeyden önce, dış kaynak birikiminin temeli sayılan ve Türkiye’nin tamamen yabancı olduğu dış ticaret fazlası, yukarıda da üzerinde durduğumuz, küresel ekonomideki Trump kaynaklı son gelişmeler nedeniyle, daha da uzaklaştı. İthalatı her zaman ihracatını aşan Türkiye için bu durum, olanaklı ölçüde küçültülmeye çalışılan dış ticaret açığı, bugüne kadar yapılmış tüm çalışmaları etkisizleştirerek, daha da büyüyecek görünüyor. Türkiye'nin 2024 yılında 82,2 milyar dolar düzeyinde olan dış ticaret açığı, yılın ilk iki ayında da yüzde 21,2 artışla 15.7 milyar dolara yükseldi ve ihracatın ithalatı karşılama oranı, geçen yılın aynı ayındaki yüzde 76’dan, yüzde 72,8'e geriledi; kısacası, neredeyse “bedavadan” harcanan döviz rezervlerinin temel birikim kaynaklarından bir tanesi olan dış ticaret fazlasına erişmek giderek daha da zorlaşıyor.
Buna karşılık, Türkiye’nin döviz girdilerinde en önemli kaynaklar arasında “turizm gelirleri” sayılabilir; gerek çok çekici bir coğrafyada olması, gerekse tarihsel olarak uygarlığın gelişimine önemli ve benzersiz katkılar yapmış olan tarihinden bugüne kalan kültür varlıkları ve ören yerleri, dünyanın her yerinden ziyaretçileri çekiyor ve dolayısıyla bu ziyaretçiler milyarlarca dolarlık kaynak bırakarak, mutlu bir şekilde ülkelerine dönüyorlar. Ancak, öyle anlaşılıyor ki, bu yıl bu önemli gelirin de istenilen düzeylere yükselmesi olanaklı olamayacak. Çünkü, İmamoğlu nezdinde, demokrasiyi savunmak için milyonlarca kişinin sokağa çıkması dünyada da yankılandı ve büyük destek gördü; ancak, aynı zamanda, bu gelişmeleri “riskli ortam” olarak gören turistlerin bu yıl, önceki yıllarda olduğu kadar gelmeleri beklenmiyor.
Türkiye’nin gereksinim duyduğu dış kaynakların akışını sağlayan önemli bir sistem de elbette “”yabancı yatırımlar”dır. Uluslararası yatırımcıların, Türkiye’ye değişik yollardan getirdikleri doğrudan yatırımlar da, Türkiye’nin dış açıklarını kapatmak ya da en azından dengelemek için çok önemli katkılar yapıyor. Bu kaynaklar, Türkiye’de sıfırdan yatırım yapmanın yanında, var olan fabrikaları ya da şirketleri satın alarak, ya da hisse senedi ve tahvil gibi yatırım araçlarının satın alınmasıyla oluşturulan portföy yatırımlarını kapsıyor.
Özellikle, yabancı yatırımcıların büyük önem verdiği hukuk sistemine güven konusu, bu önemli kaynağın girişinde önemli etken olarak biliniyor. Türkiye’nin hukuk sistemine ilişkin uluslararası düzeydeki kaygılar, söz konusu doğrudan yabancı yatırımların girişini oldukça sınırlamış durumda. Türkiye’ye 2007 yılında giren doğrudan yabancı yatırım 22 milyar dolar düzeyindeyken, 2024’te 11.3 milyar dolara kadar gerilediği gibi, bu son gelişmelerin ardından bu miktarın da oldukça altına gerilemesi de kaçınılmaz görünüyor.
Bunların dışında bir de Türkiye Hazinesi’nin uluslararası piyasalara çıkıp, borçlanması yolu var; Kısaca “kamu borçlanması” diye bilinen bu tür kaynak girişlerinin önündeki en önemli bariyeri de, “risk primi” denilen yüksek maliyetler oluşturuyor. Türkiye’nin nas krizinin ardından 800 puana çıkan risk primi (CDS), sıkı para politikası ile 200’lere gerilemişti. Beş yıllık CDS oranı 21 Mart Cuma günü, siyaset alanında yaşanan gelişmelerin etkisiyle 29 baz puan artarak 328 baz puana çıktı. Kısacası, artık uluslararası piyasalara çıkıp borç arasak, daha yüksek faizle borçlanacağız demektir.
CDS’lerdeki bu tırmanışın yanında, önümüzdeki dönemlerde doğrudan yatırımları ve turizm girişlerini olumsuz etkileyecek bir başka gelişme de, İmamoğlu'nun gözaltına alınması ve tutuklanması ile sonuçlanan süreçte, birçok X hesabının kapatılması ve Türkiye'den erişimin engellenmesidir. Konuya ilişkin X'in resmi hesabından Türkiye'deki engelleme taleplerine ilişkin şöyle bir açıklama yapıldı:
"Türkiye Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun, Türkiye'deki haber kuruluşları, gazeteciler, siyasi figürler, öğrenciler ve diğer kişilere ait 700'den fazla hesabın engellenmesine yönelik çok sayıda mahkeme kararına itiraz ediyoruz. Herkesin ifade özgürlüğü hakkını savunmaya kararlı bir platform sağlamak X için her şeyden önemlidir ve biz Türk hükümetinin bu kararının, yalnızca hukuka aykırı olmakla kalmayıp, aynı zamanda milyonlarca Türk kullanıcıyı ülkelerindeki haberleri ve siyasi söylemleri öğrenmekten ve fikirlerini ifade etmekten alıkoyduğuna inanıyoruz. Bu ilkeleri hukuk sistemi aracılığıyla savunmayı sabırsızlıkla bekliyoruz. X, faaliyet gösterdiğimiz her yerde her zaman ifade özgürlüğünü savunacaktır."
Türkiye'deki bu gelişmeler, dünya genelinde oldukça etkili olan Uluslararası Af Örgütü'nün de dikkatini çekti; Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard, konuyla ilgili açıklamasında, "Barışçıl protestoculara yönelik gereksiz ve ayrım gözetmeyen güç kullanımı derhal durdurulmalıdır. Uluslararası Af Örgütü, çok sayıda olayın görüntülerini incelemiştir ve Türkiye yetkililerine, protestolara polis müdahalesi sırasında uluslararası insan hakları hukukuna ve standartlarına uymaları gerektiğini acilen hatırlatmaktadır" dedi ve ekledi:
"Uluslararası Af Örgütü, polisin barışçıl protestoculara karşı tamamen yersiz güç kullanımını gösteren görüntüleri incelemiştir. Bu görüntüler arasında dağılmaya çalışırken, coplarla dövülen ve yerdeyken tekmelenen insanlar da bulunmaktadır. Barışçıl protestoculara yönelik biber gazı, göz yaşartıcı gaz ve tazyikli suyun gelişigüzel kullanımı ve bazen yüze ve vücudun üst kısmına yakın mesafeden ateşlenen, çok sayıda kişinin yaralanmasına ve hatta hastaneye kaldırılmasına neden olan plastik mermi kullanımı son derece şok edicidir. Bu hukuk dışı şiddet eylemleri derhal soruşturulmalı ve failler adalete teslim edilmelidir.”
Bir yandan, insan hakları, hukuksuzluk gibi yanlarıyla öne çıkan bu gelişmelerin en ağır etkisinin ise, milyar dolarlık harcamalar, zorlaşan milyar dolarlık borçlanmalarla ekonomi tarafında olacağı anlaşılıyor. Dış açıkları kapatma çabalarıyla ayakta tutulmaya çalışılan bütçenin, dev şirketlere yapılan milyarlarca liralık vergi afları ve indirimlerinin de etkisiyle daha iki ayda, öngörülen yıllık açığın dörtte birinin üzerine çıkması, ücretlileri daha da ağır günler beklediğini de gösteriyor; çünkü, giderek büyüyen açıklar, herkesin ödediği, KDV, ÖTV ve diğer vergilerile kapatılmaya çalışılacağı için, diz boyunu aşan yoksulluğun daha da yukarılara doğru yükselmesi ve geçim zorluklarının ağırlaşması kaçınılmaz görünüyor.
Bu durumun ilk verilerini de, DİSK/Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin (BİSAM) ve Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu, Ar-Ge birimi KAMU-AR’ın yaptıkları aylık raporlar da ortaya koydu. BİSAM'ın Şubat 2025 dönemi için açlık ve yoksulluk sınırı raporuna göre, Şubat 2025’te açlık sınırı 22 bin 886 liraya, yoksulluk sınırı da 79 bin 65 liraya; KAMU-AR'ın raporuna göre de Mart'ta dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 25 bin 750 liraya, yoksulluk sınırı da 78 bin 230 liraya kadar tırmandı.
Bu aşamada, ekonominin geneli için toparlanmanın yollarından biri, yüksek maliyetlerle borçlanmak olabilir; ancak, bu koşullar ücretliler için bir toparlanma konusunda umut vermiyor. Ekonomi mevcut sorunlarla boğuşurken, reel ücretlerin yükselmesi bir yana, işlerin korunması dahi oldukça zorlayıcı olacaktır; bir başka deyişle, yeterli beslenme, çocuğun eğitimi, barınma gibi temel ihtiyaçları karşılayamayan ücretlilerin, işlerini korumak için de büyük mücadeleler vermek zorunda kalacakları açıktır.
Bu nedenle, önümüzdeki dönemde işini koruyabilenlerin de, işsiz kalanların da öncelikle geçinebilmenin yollarını aramak zorunda oldukları ortada. Her iki sendikanın ortaya koyduğu gibi, bırakın yoksulluk sınırını aşmayı, mevcut asgari ücret açlık sınırını dahi karşılayamıyor. Bu durumda, yukarıdaki örneklerden yola çıkarak tarihten ders çıkartmak gerekebilecektir; aynı nedenlere dayanmasa da, ücretliler, yaklaşık bin yıl önce bulunup uygulanan “pazar yerlerinde takas yoluyla alışveriş” çözümünü kullanmaya başlamak zorunda kalabilirler. Bu konuda, özellikle kadınlar yakın zamanlardan da deneyim sahibiler.
Trump’ın birinci döneminde patlayan 2018 krizinde de benzer gelişmeler yaşandı; büyüme frenlendi, döviz kuru fırladı ve elbette enflasyon da yüksek düzeylere tırmandı.
Önce bahar aylarında erken seçim kararının alınması devamında ABD ile yaşanan rahip krizi kısa vadeli sermaye girişinde bir ani duruş yaratınca kurlarda da sıçrama yaşandı; dolar 2017 sonundaki 3,80 liradan, 2018 Ağustos’ta 7,0 lirayı aştı.
O zaman da, yalnızca Türkiye’de değil, hemen tüm dünyada olaylar yaratan Trump, Rex Tillerson'dan Rahip Brunson'a, Kim Jong Un'dan LeBron James'e kadar uzanan geniş bir yelpazeyi tweetlerine konu ederken, ABD medyasını da “yalan haber” yapmakla suçladı.
Türkiye’deki krizin başlangıcında ise, kurdaki ani yükseliş ekonomik dengeleri de etkiledi, enflasyon yıllar sonra ilk kez yüzde 20’nin üzerine çıktı. Erdoğan ‘faiz sebep, enflasyon sonuç’ sözleriyle faizin düşürülmesi yönündeki çağrılarını sürdürdü.
Türkiye’nin girdiği bu kriz sürecinde, çarşıda pazarda fiyatlar el yakıyordu ve faturalar kabarıyor, kiralar fırlıyordu ve alım gücü sert düşüyordu. Kriz, gündelik hayata yansıdıkça; evden işe; eğitimden sağlığa hayatın her alanını etkiledikçe bundan en fazla etkilenenler de kadınlardı. Başta Nar Kadın Dayanışması'nın, “Kriz Onlar, Gelecek Biziz” çağrısı olmak üzere, kadınlar birçok platformda, krize karşı birlikte çözümler üretmeyi, hayat pahalılığı ve yaşam koşullarının ağırlaşması karşısında direnmeyi, yeni dayanışma biçimleri yaratmayı, dayanışma ağlarını çoğaltmayı gündemlerine aldı.
Bu çağrının ardından önce, “Dayanışmayı Büyütüyoruz” sloganı ile Ankara, Eskişehir ve Edirne’de takas pazarları kuruldu.
Ankara’daki takas pazarı ODTÜ’de kuruldu: “Bir ders için kitap almak şöyle dursun fotokopi çektirmek için bile iki kez düşünüyor üniversite öğrencileri. Zaten üniversite öğrencilerinin yaşamasını fırsat bilerek yüksek fiyatlarda kiralanan evlerin bu yıl daha da zamlanması her kira ödeme zamanı yaklaştığında bizleri de büyük bir strese sokuyor. Takas pazarı fikri böyle bir atmosferde ortaya çıktı. Bedelsiz bir pazar kuralım, hem debirbirimizi görelim bu ağımızı genişletelim istedik. Dayanışma duygusunu doya doya hissettiğimiz anlar yaşadık takas pazarında. Yanında kocaman poşetlerle, el emeği ürünlerle, bir kavanoz vişne reçeliyle gelen kadınlar vardı. Bir şey almadan çantasındaki kitabı çıkarıp koyan, çantasındaki pedleri takas edenler vardı. En çok duyduğumuz cümle ‘lütfen bunu tekrar yapalım’ oldu. Gelen kadınlarla başka neler yapabileceğimizi konuştuk, birlikte üretim atölyeleri yapmak gibi fikirler ortaya çıktı. Bu takas pazarlarını haftada bir gün yapıp sürekli hale getirmeyi planlıyoruz.”
Eskişehir’de kurulan takas pazarında sadece değişim yoktu; aynı zamanda kadınlar, ihtiyaç fazlası eşyalarını da bıraktılar: “Hayat pahalılığı ve zamlar hayatlarımıza yansıdı. Ekonomik kriz en temel gereksinimlerimize olan erişimimizi dahi zorlaştırırken biz kadınlar her zaman olduğu gibi krizi en derinden hissedenleriz. Eskişehir’dekini bilindik takas pazarlarından biraz farklı bir anlayışla başlattık. Karşılığında bir takas durumu olmadan oyuncaktan kıyafete, kremden ayakkabıya geniş bir yelpazeyle bir pazar oluşturduk... Krizi yaratanların karşısında kız kardeşlerimizle dayanışma içerisinde olarak birbirimize daha sıkı sarılacağız.”
Edirne’deki takas pazarında katılımcıların olumlu tepkileri ile karşılaştıklarını söyleyen katılımcılar, dayanışmayı büyütecekleri etkinlikler gerçekleştireceklerini söylediler: “Temel ihtiyaçlarımızı dahi karşılamakta zorlandığımız bu süreç biz kadınları da etkisi altına alıyor. Dışarıda bir işte çalışıyor olsak da olmasak da kriz bizi en çok bize yüklenmiş yemek yapma, çocuk bakma gibi işlerde etkiliyor. Cinsiyetçi iş bölümüyle bize yüklenen bu işler düşük ücretler, temel gıda fiyatlarının artması ile yeni yükleri beraberinde getiriyor. Tam da bu noktada takas pazarı fikri bizi heyecanlandırdı ve harekete geçirdi. Edirneli kadınlarla sohbet ederken böyle bir ihtiyacın doğduğunu ve birbirimize destek olmak istediğimizi fark ettik ve dayanışmayı büyütmek için bir takas pazarı etkinliği yapmaya karar verdik. Takas pazarına katılan herkesin olumlu tepkileri ile karşılaştık. Bu etkinlikleri geliştireceğiz ve arttıracağız.”
Görüldüğü üzere, ihtiyaç ortaya çıktığı andan itibaren, tarihsel deneyim eğer işlevini sürdüren nitelikteyse, refleksif olarak ya da bilinçli planlama ile, oldukça uygun çözümler geliştirmeye elverişli olabiliyor.
Kısacası, içinden geçmekte olduğumuz Trump 2.0, yalnızca Türkiye’yi değil, hemen tüm dünyayı “radikal çözümler” platformlarına yönlendirme potansiyeline sahip görünüyor.